24 Nisan’da kalkan o trene, son durak Ayaş’a bugünden bakmak…

24 Nisan’da Haydarpaşa’dan kalkan bir trenin hikâyesi bu. 1915’te, Çankırı’yla birlikte içindekileri taşıdığı Ayaş’a bugünden bakacağız; yaşananlarla yüzleşilmediği için o günden beri hep üzerimize üzerimize gelen o trene…


Çağın şiddeti ve yazmak üzerine… #yayıncılıkkonferansı​ #zeynepcemaliedebiyatgünü​


Belirsizlik Tefrikası

Tüm bölümler şu zincirde: #BelirsizlikTefrikası toplu gösterim(sadece link zinciri kalabilsin diye yorumlar kapalı) 1- Çağın parolası: 'Her şey çok belirsiz'Belirsizlikten konuşmaya nereden başlanır? Tekstil işçisi Serap; yazar, çevirmen, dilbilimci Necmiye Alpay. @gazeteduvarhttps://t.co/7m8X1JYDbk — Pınar Öğünç (@pinarbihter) October 12, 2020


Pandemi Zayiatı yazı dizisi üzerine Asena Günal ile söyleşi…




Sefilliğin güzelliğe tercümesi

Selen Erdoğan / Express
Acaba Öğünç için de edebiyat, dünyanın sefil halinden güzellik çıkararak hayatı sürdürmenin öyle ya da böyle yolunu bulduğumuz bir mecra mı? Bu sefil halin kaydı tutuldukça, bu kaydı okudukça öfkemizi bir nebze dindiriyor olmakla gözden kaçırdığımız bir ihtimal mi var? “Çimento” hikâyesinde adı bir an belirip kaybolan beterotu çiçeğini sefilliği güzelliğe tercüme edebilme kapasitesi olan bir dil olarak tarif edebilir miyiz? Bu dili öğrenip kullanmanın yatıştırdığı huzursuzluğa aslında ihtiyacımız mı var? Belli ki bu sorular yazarın kafasını kurcalıyor ve yazı serüveni de buradan besleniyor. Bu serüven nasıl başlamış diye düşünüyor insan, bu sorulara nerelerden geçilerek varılmış olabilir?


Pınar Öğünç’ün Öyküleri (II): Azalan Doğa, Protez Duygular

Orhan Koçak / Birikim
…bu tazelik isteğinin, bu yenilik ve özgünlük çabasının başka, daha itibarsız bir adı da var: metalaşma.[2] Plazadaki adam, hiçbir şeyi değiştirmeden her şeyi yepyeni kılmaya adamıştır kendini – çok şeyi değiştirmek istediğini sanan kadın arkadaşında “ama zaten başka türlüsü olabilir mi” şeklinde bir tereddüt de uyandırarak. Şu halde Ceylan ile Kâmuran’ın serüveni de, Kırşehir’e giderken bile, her zaman çoktan “plazanın” içinde cereyan etmektedir. – Saliha Hanım’ın resimleri ve kurutulmuş çiçekleri, ofis çalışanlarının dar açı cangılları, Ceylan’ın umudu: hepsi birbirini itiraf edemeyecek kadar iyi tanıyorlar.


Pınar Öğünç’ün Öyküleri (I): Kanıksanmış Alarm

Orhan Koçak / Birikim
Bu küçük kitapta yeni hayatımızın farklı sektörlerine bakmış gibidir yazar, kendi kişisel duygularını ve yandaşlıklarını bize dayatmaya (bir “kanıt” olarak seferber etmeye) kalkışmadan. Ya da olabildiğince geride durarak. İnsanın “içini ısıtan” öyküler değil bunlar, ama artık kim tam “Sait Faik” gibi yazma gücünü kendinde buluyor ki. Öğünç içinde bulunduğumuz hayata bakıyor ve orada genellikle balçık görüyor, ancak “faziletsiz mağduriyet” gibi bir deyimle tanımlanabilecek bir toplumsal manzara. Herhangi bir kurtarıcı bakışa cevap vermeyen kaskatı sefillik.


Beterin beteri varsa yeteri de var

Sevilay Çelenk / DUVAR
Beterotu’nu okurken yazarın kendine ve hayata dönük dürüstlüğünün müthiş bir gözlem gücüyle birleştiğini ya da bu olağanüstü gözlem yetisinin zaten o dürüstlükten beslendiğini seziyorsunuz. Beterotu neoliberal politikaların metropol keşmekeşiyle el ele yol açtığı “sıkışmanın” farklı görünümlerini ve farklı kuşaklardan kadınların ya da erkeklerin hayatlarındaki tezahürlerini, kısacık zaman aralıklarına yerleşerek ustalıkla hikaye ediyor.


Beter zamanlarda ‘Beterotu’

Emek Erez / DUVARKitap
Pınar Öğünç, “Beterotu”nda günlük güneşlik bir dünya anlatmıyor, hem son yılları hem de hayatın tüm ayrıntılarıyla şimdiyi anlatıyor. Gündelik hayatın boğuculuğu, vahşi kapitalist çağda insani olanın yitirilişi, kendisinden başka olana yaşam hakkı tanımayanların yolunu bulduğu, hayata dair olanın yıkımla karşılaştığı, bir dünya hikâye edilmeye çalışılan. “Ağrı Eşiği” karakterinin söyledi gibi, ‘aynı kalamayacağın bir şey oluyor’, aynı kalamayacağımız çok şey oldu. Hayat sürüyor, yaş geçiyor ama yaşanan geçmiyor, hayatın toplamı sayılarla ifade edilen değil çünkü an an hissedilen, iz bırakan.


Şimdinin hayatları

Buse Özlem Bay / K24
Beterotu’ndaki öykülerin ortak noktası, sanırım hepsinin büyük bir manzaranın küçük birer parçası olması… O küçük parçalar da kendi içlerinde yeni manzaralar anlatıyor. Matruşka bebekleri veya Bruegel tablolarındaki gibi. Her gün gördüğümüz şeyleri başka bir gözden okumak ve başka birilerinin de bizim gördüklerimizi gördüğünü bilmek, edebiyatın galiba en haz verici noktası. Gördüklerinin boşlukta kaybolmadığını ve birilerinin onları alıp somut bir şekilde sana sunabildiğini görmek garip de olsa yalnızlık hissini kıran yegâne şeylerden biri. Kıyameti bile yalnız yaşamadığını bilmek insanı mutlu etmiyor mu?